Yüce ALLAH’ı Sevmek ve Saymak

Muhterem Müslümanlar!

Sevgi, yani muhabbet insanoğlunun sahip olduğu en önemli duygularındandır. Sevgisiz kimse neredeyse insanlıktan çıkmış gibidir. Peki, “ALLAH’ı çok seviyorum.” demek ne anlama gelmektedir?

ALLAH’ı sevdiğimizi söylemek, elbette ki O’nun bize verdiklerine teslim olmak, yasaklarından kaçındığımızı ortaya koymak anlamına gelmektedir. Bunun için de ilk yol, “Ey Resulüm, de ki: Eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana tabi olun, işte o zaman ALLAH da sizi sevsin.”[1] ayetinin emrettiği Peygamber Efendimiz’in yolunu tutup, ALLAH Resulünün yolundan gitmektir. Buna göre, eğer bir insan ALLAH Resulünün yoluna tabi olmuyorsa, ALLAH’ın sevgisine mazhar olmayacaktır.

Değerli Müslümanlar!

Peygamber Efendimiz ALLAH sevgisini sadece söz ile değil, amel ile, eylem ile istemek gerektiğini Hz. Dâvûd (a.s.)’dan naklettiği şu dua ile bildirmiştir: “Dâvûd’un duasından birisi şöyleydi: ‘ALLAH’ım, ben senin sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve beni senin sevgine götürecek amelleri yapmayı istiyorum. ALLAH’ım, bana senin sevgini, canımdan, ailemden ve (çölde susuzluktan kavrulan kişinin) soğuk suya iştiyakımdan daha sevgili kıl.’”[2]

Aziz Kardeşlerim!

Söz amele, eyleme dönüşmedikçe netice hasıl olmaz. Yani eğer ALLAH’ı, O’nun peygamberini ve onlara tabi olan tüm Müslümanları sevdiğimizi söylüyorsak, bunu amelimizle, eylemlerimizle hayata geçirmek durumundayız. Eylemlerimiz neticesinde hem ALLAH’ın, hem Allah resulünün sevgisine ve dostluğuna nail olabiliriz. Evet, gerçek dost Allah’tır ve ALLAH bu dostluğa erişmenin yolunu eyleme dökmek olarak göstermiştir. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “Sizin dostunuz (veliniz) ancak ALLAH’tır, O’nun resulüdür, ALLAH’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir. Kim ALLAH’ı, resulünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz ALLAH’ın tarafını tutanlardır.”[3]

Muhterem Cemaat!

Dostluk ancak sevgi ile kazanılabilir, sevgi ile devam ettirilebilir. ALLAH’ı seviyorum deyip de O’nun elçisi ve vahyini bize bildiren, hikmeti açıklayan resulünün yolunu terk eden kimselerin, ALLAH’a ve resulüne dost olması mümkün değildir. ALLAH ve resulünün yolundan giden müminleri de dost edinmeleri mümkün değildir. Çünkü ALLAH’ın muhabbet ve dostluğuna giden tek bir yol vardır. O yoldan farklı bir yola gidenlerin o muhabbet menziline, o dostluk menziline ulaşmaları mümkün değildir.

Aziz Kardeşlerim!

Daha Kur’an’ın ilk sayfalarına göz attığımızda görürüz ki, RABBİMİZ bazı insanları asla sevmeyecektir. Mesela ALLAH haddi aşanları, yani haksızlıkta bulunanları, ALLAH emretmediği hâlde emretti diyenleri veya yasaklamadığı hâlde yasak etti diye ALLAH adına din uyduranları asla sevmez. ALLAH yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranları, zalimleri, günahta ve inkârda direnen kimseleri asla sevmez.

Ama bunun karşılığında muhsinleri, yani ALLAH’ın dinini kabul edip o dine uyanları, ALLAH için iyilik yapanları sever. ALLAH tevbe edenleri ve gereği gibi temizlenenleri, takva sahiplerini ve sabredenleri sever. Çünkü ALLAH sevgisine ancak bu şekilde ulaşılabilir.

[1] Âl-i İmrân suresi, 3:31
[2] Tirmizî, Daavat, 73; Hadis No 3490
[3] Mâide suresi: 4:55-56

Hutbe – Yüce ALLAH’ı Sevmek ve Saymak – Türkçe (Pdf)

Hutbe – Yüce ALLAH’ı Sevmek ve Saymak – Arapça (Pdf)

Kaynak

Herkesin bir görevi var!

Kadın erkek beraber çalışılan yerlere hepimiz gitmişizdir. Zaten bu devirde kadın ve erkeğin bir arada çalışmadığı yer de yok gibidir. Oralarda çalışan kadınlarla, erkeklerin aralarındaki diyaloglara da zaman zaman şahit olmuşuzdur. Dikkat edilmişse, gayet samimi senli benli sansürsüz konuşmalar, yaşlarına ve konumlarına yakışmayan tarzda şakalar, dahası ve en acısı yaptıklarını sıradan sayan bir takım insanlar görmüşüzdür. Ayrıca çalışan kadınların çoğunda (çalışıyorum çalışmanın getirisi olarak, para da kazanıyorum öyleyse, ben ayakları üzerinde durabilen, toplumda söz sahibi olan ve kendine güvenen bir bayanım) düşüncesi içinde davrandıklarını da görüyoruz.

İş yerinde patronundan bir aferin almak için türlü çabalar gösteren çalışan bayanlar, aynı çabayı beylerini mutlu etmek, beyinin bir iltifatını kazanmak için gösterseler, o ev güllük gülistanlık olur. Aynı şey beylerin tarafında da farklı gerçekleşmekte, çalıştığı iş yerinde karşılaştığı hanımlara gösterdiği nezaketin, kibarlığın, komplimanın dörtte birini evdeki hanımına gösterse, hanımının saygı ve sevgisini daha çok kazanırdı herhalde…

Evet, gerçekten de bizim ve çocuklarımızın hizmetiyle, evimizin düzeni, tertibi, temizliğiyle, ilgilenen hatta sıkıntılara göğüs germekte hep bizimle olan hanımlarımız, dışarıdaki bayandan çok daha fazla ilgi ve nezakete layık değil mi?

Haramlardan uzak duran, hatta harama düşme kaygısıyla evinde olmayı tercih eden
tesettürüne ve ibadetlerine dikkat ederek kendini koruduğu gibi dinimizin bildirdiği şekilde davranarak beyini de günaha girme vebalinden kurtaran hanımlarımız, daha çok iltifata ve itinaya layık değil mi?

Gazetelerin insan kaynakları sayfasındaki reklâmlara baktınız mı? İş ilanlarında hep fiziği ve diksiyonu düzgün bayan eleman aranmakta… Neden daha çok bayan eleman tercih ediliyor, çok kaliteli bir eğitim almış, ev geçindirmek zorunda olup da iş bulamayan bu kadar erkek varken?

İnsanın aklına, (Sanki bu işte bir bit yeniği var, acaba kasıtlı olarak kadın sokağa çekilmek mi isteniyor?) gibi şeyler geliyor. Dış mihraklar, kendi toplumlarında aile kavramını kaybettiler, zararlarını öğrenince şimdi geri kazanmaya çalışıyorlar. Fakat bizimle uğraşmayı hızlandırıyorlar. Bir topluma verilecek en büyük zarar, aileyi yok etmek… Bunu da ailenin temelini ve birlikteliğini sağlayan anneyi, yani kadını dejenere ederek yapmaya çalışıyorlar.

Görünüşe göre de başarmak üzereler. Baksanıza kadınlar erkekleşmeye, erkekler de kadınlaşmaya başlamışlar bile… Roller değişmiş. İş bulamayan baba, evde oturup çocuklara bakıyorken, kadının çalışmasının olmazsa olmaz görüldüğü günümüzde, aile geçiminin ağır yükü hayat müşterektir adı altında kadına yükleniyor.

İşte size bir başka tablo:

Bir erkek evlenmek istiyor, annesi soruyor:
—Nasıl bir kızla evleneceksin?
Genç cevap veriyor:
—Fark etmez, çalışan biri olsun, ben nasıl ev geçindireyim? O da çalışırsa, birimizin maaşı elektrik, su, ev kirası vs… Birimizinki de boğazımıza kılık kıyafete falan ancak yeter.

—Çok iyi oğlum, sen çalışacaksın da, o mu yiyecek, o da çalışsın tabii. Nerde çalışsın?
—Ben tezgâhtar falan istemem, öyle işler geçici olur. Öğretmen olabilir, devlet kapısı ne de olsa…

Bunun gibi konuşmalar, aranılan özelliklerde kız bulunuyor, nişan, düğün, balayı falan derken;
—Bana yazık değil mi? Hani hayat müşterekti, hani sen de bana evde yardım edecektin? Yardım etmeyi bırak, kendi eşyalarını toplaman da yeter. Geldiğim gibi mutfağa giriyorum, yemek, bulaşık, evin toplanması bıktım artık. Sen yoruluyorsun da, ben yorulmuyor muyum? Ben de senin gibi gelir gelmez elime kumandayı alıp, televizyonun karşısına geçsem aç kalırız aç…

—Yapacaksın tabi, sen kadın değil misin, ben mi yapacağım yemeği, ütüyü? Çok konuşma da, sofrayı hazırla çok acıktım.
Bu tartışmaları dışarıdan izleyenler, belki bir çocuk olsa her şey yoluna girer diye düşünülürken aslında karışık olan durum çocuğun olmasıyla içinden çıkılmaz bir hal alır.
—Çocuğa kim bakacak? Annem hasta, ee senin annen de çocuğu çok şımartıyor, ahlakı bozuluyor çocuğun.
—En iyisi bir kreş bulalım, kreşe verelim çocuğu…

Uzun araştırmalar, arkadaş tavsiyeleriyle bir kreş bulunur, çocuk kreşe verilir, annenin aklı yavrusunda, bütün gün ne yaptı, ne yedi, ateşi de vardı, nasıl oldu acaba? Bütün bu sorular, düşünceler ve annenin gizliden çektiği; ama söyleyemediği bir vicdan azabı, bir suçluluk duygusu içini hep kemirmektedir. Aslında hesap ortadadır, kadının aldığı para kreşe, kendi özel ihtiyaçlarına kullandığı makyaj malzemesine ancak yetmektedir. O zaman neden bu kadar sıkıntı çeker ki?

Sabahın erken saatinde kalkıp hazırlanmak, çocuğu hazırlamak, üstelik tam da huzurlu sıcacık evinde uyurken onu uyandırmak, bütün gün iş yerinde akşama ne pişireyim, misafire ne ikram edeyim, çocuk nasıl gibi düşüncelerle boğuşmak. Mesai bitip de eve gelindiğinde aynı tempo devam etmekte, hızla yemek hazırlanıp, yine aynı hızla yenip ertesi günün yemeği yapılıp, çocukla ilgilenmeye vakit kalmadan bakılır ki, çoktan gece yarısı olmuş. Bir kenarda sizin gelmenizi kendisiyle ilgilenmenizi beklerken uyuya kalan yavrunuzu kucaklayıp, buruk bir öpücükle yatağına yatırırsınız. İşte bütün bir gün koşuşturup dururken bir de bakar ki, ömür geçmiş, çocuklar büyümüş; ama farkına bile varılamamış, ne eski güzelliği, ne eski sağlığı, ne de, artık sorunlarla başa çıkacak gücü kalmış.

Bunca yıl karı koca çalışmışlar ama elde hiçbir şey yok. Hâlâ borcunu ödedikleri evi saymazsak, ömür vefa eder de, borçtan kurtulup rahata ereriz diye beklenirken, evlatların evlenmesi gibi sebeplerden, borç üstüne borç…

—Hani iki kişi çalışırsak rahat ederdik, daha iyi yaşardık? Hep sıkıntı çektik şimdi ömür bitti, hesap verilecek ama dünyada rahat yaşamak için sıkıntı çektik, fırsat bulamadık ki ebedi yaşayacağımız yer için hazırlık yapalım, üstelik hep sermayeden yedik elde bir şey kalmadı. Ne için, kimin için, nasıl yaşadık, ne bıraktık? Taksitlerini ödemeyi hiç ihmal etmedim ama imanını, dinini öğretmekte ihmal davrandım. Dinini öğretmeden çocuğumu Amerika’ya master yapmaya gönderdim. Çocuğum oralarda iyice bozuldu. Ahirette beni sıkıntı çekerek, günah işleyerek okuttun diyip teşekkür etmeyecek, yakama yapışıp neden benim günah işlememe engel olmadın, neden bana dinimi öğretmedin diyecek.

Peki, o zaman neden bu kadar çalışıp günaha girmek isteriz ki? Üç günlük dünya için sonsuz olan ahiret hayatını yıkmak akıl kârı mıdır?

Eskisi olmayanın, yenisi olmaz!

Aralıksız çalan kapının zili, Mübeccel hanımı eski ahşap merdivenlerden hızla aşağı indirmek için zorluyordu. Fakat yaşlanmıştı artık. Dizlerinin ağrısı artmış, ona ağır hareket etmesini söylüyor gibiydi.

— Geldim, geldim…

— Kim o!

— Benim anneciğim, kızın Neriman.

— Neriman!

Mübeccel Hanım 2 yıl önce gelin etmişti kızını, iyi bir insandı damadı bir de torunu vardı. Ne güzel şeydi torun sevgisi.

— Hayırdır kızım ne bu acele peş peşe basıyorsun şu zile. Gel gel, bakalım içeri, ver bakayım şu kucağındaki yavrucağı.

—Bıktım artık anne bıktım, dayanamıyorum. Dönmeyeceğim o eve bir daha.

—Sakin ol bakalım! Geç içeriye. Kapıda konuşulmaz böyle şeyler. Ben bir çay atayım ocağa, hem konuşur hem de bir şeyler yer içeriz.

—Tamam, anne ben çocuğu yatırayım.

Mübeccel Hanım, ocağa çay koyarken düşünüyordu; ne oldu acaba? Damat bir şey mi yaptı, deli kız kim bilir neye sinirlendi yine.

—Anlat bakalım kızım hayırdır inşallah. Nedir seni böyle apar topar bize getiren?

Neriman ağlamaktan şişmiş gözleri ile annesine baktı tekrar başladı ağlamaya, hıçkırarak ağlıyor, “olmuyor anne ben artık o eve dönmeyeceğim” diye söyleniyordu. Mübeccel Hanım:

— Ne oldu kızım baştan anlat dedi.

— Ne olacak tartıştık. Çok sıkıldım tatile gidelim dedim, “gidemeyiz hanım işlerim çok yoğun, şimdi izin alamam’’ dedi. ’’Salondaki halı eskidi zaten koltuklara uymuyor değiştirelim, haftaya arkadaşlar bize gelecek ayıp olur’’ dedim, beni eşyalarımla seven benim arkadaşım olamaz dedi. Deli edecek beni anne, deli edecek. Suç bende tabi Feride gibi alıp getirteceksin halıyı mecbur kalacak kabullenmeye.

Mübeccel Hanım, çayları getirmek için mutfağa gittiğinde, Neriman hâlâ kocası için bir şeyler söyleyip, bağırıp çağırıyordu. Mübeccel Hanım, elinde çay tepsisi ile içeri girdi.

—Beni dinlemiyor musun anne?

—Dinlemez olur muyum, dinliyorum. Yıllar evvel bende senin gibi baba evine gitmiş, anneme ağlayıp zırlamış, dönmeyeceğimi söylemiştim.

—Anneannem ne demişti sana anne?

—Ne diyecek beni bir güzel azarladı, kolumun altına getirdiğim bohçamı sıkıştırdı ve ‘’bu evde sana yer yok, bilirsin ki evden çıkan kız geri dönmez, hadi bakalım dön kocanın yanına, özür dile, yalvar ki seni affetsin’’dedi ve beni adeta kovar gibi kapının önüne koydu. O zaman çok kızmış, söylenmiştim anneme, şimdi hak veriyorum. İyi ki geri göndermiş beni… Sonra sen oldun baban ve ben çok mutlu bir evlilik geçirdik, kimseye muhtaç etmedi beni, Allah, onu başımdan eksik etmesin, ondan razı olsun rabbim. Ya, işte böyle.

—Ne yani, şimdi anneannem gibi sende beni, geri mi göndereceksin?

—Kızım seninle konuşacağım; şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle, tarih tekerrür etti ve eder de, sen de bu söylediklerimi kendi evladına söyleyeceksin belki.

Annesi tekrar söze başladı:

— Bak kızım, biz sana dinini öğrettik, seni dinini bilen namazını kılan, güzel ahlaklı çalışkan biri ile evlendirdik. Evet, bunlar anne babanın görevleridir ama biz bu konuda Allah rızası için hassas davrandık. Feridun’u baban da, ben de çok severiz hiç saygısızlığını görmedik, eli açıktır hem sana hem herkese. Sana ve çocuğuna bağlıdır. Size daha iyi imkânlar vermek için, gece gündüz çalışıyor sizi kimseye muhtaç etmiyor. Yediğiniz önünüzde yemediğiniz ardınızda. Bizim gibi yokluk çekmiyorsunuz. Çamaşırı çamaşır makinesi, bulaşığı bulaşık makinesi, halıları halı makinesi yıkıyor. Ekmek yapma, soba yakma derdiniz yok, evler kaloriferli, sana ve senin gibilere rahatlık batıyor kızım rahatlık. Seninki düpedüz şımarıklık… Sen para kazanmadığın için bilmiyorsun, ekmek artık aslanın ağzında değil, midesinde, ne yapsın adam başka iş bulmak kolay mı? Sen kocanı yok tatildi, yok halıydı diye bunaltırsan, zaten yorgun geliyor adam, onu rahat ettirmezsen, hasta olur o zaman ne yapacaksın?

Sen sen ol; sakın gereksiz şeylerle dünyalıkla, kocana sıkıntı verme, eskinin kıymetini bilmeyenin, yenisi olmaz derler. Gereksiz istek ve harcamalardan kaçın, kendini kocanın yerine koy, bütün gün insanlara laf anlatmak, yük çekmek kolay değil. Dırdır eden kadın olma, hiç kimse, dırdır dinlemek istemez. Kaldı ki yorgun gelen koca hiç istemez. Kocanın kılık kıyafetine, ütüsüne dikkat et; çünkü erkek dışarıda karısını temsil eder. Ütüsüz gömlek ve pantolon, ondan önce seni küçültür. Sakın sesini kocandan fazla yükseltme, ondan izinsiz hiçbir şey yapma, buraya bile gelirken izin almayı ihmal etme. Kocanı güler yüzlü, neşeli karşıla. Sakın arkadaşlarına beyini anlatma, arkadaşlarını ve arkadaşlarının kocaları hakkında duyduklarını beyine bahsetme! Kimse, bir başkası ile karşılaştırılmaktan hoşlanmaz. Kendine, kılık kıyafetine özen göster. Beyini ana baban da olsa, kimseye şikâyet etme. Yuva yıkmak kolay ama yapmak zordur. Yuvana sahip çık, evinin hanımı ol, artık babanın evinde misafir olursun, senin evin, yerin kocanın yanıdır. Kocanı üzersen bizi üzmüş olursun, bunu unutma. Bizim rızamızı kazanmak istersen eve gittiğinde, beyinden özür dile olur mu kızım.

Annesi söylediklerini düşünmesi için çayları doldurmak bahanesi ile Neriman’ı yalnız bıraktı. Neriman annesinin haklı olduğunu düşünüyordu. Aslında kocası iyi bir adamdı, kötü bir alışkanlığı yoktu. Hiç bir zaman kendisine kötü davranmamış, hatta olumlu isteklerini yerine getirmeye çalışmıştı. O kadar da önemli değildi zaten, halısı uyum sağlamasa da değiştirilecek kadar eskimemişti. Başkalarının söyleyecekleri için huzurunu bozduğuna değer miydi? Bütün bunları düşünerek dalmıştı Neriman… Annesi:

—Çocuk uyandı, ağlıyor galiba kızım bir baksan dedi.

Neriman içerideki odadan çocuğunun üzerini giydirmiş, kendiside pardösüsünü eşarbını örtünmüş olarak çıktı. Mübeccel Hanım:

—Hayırdır gidiyor musun kızım dedi.

—Gideyim anne, galiba sen haklısın, beyim gelmeden sevdiği yemekleri hazırlayarak kendimi affettireyim.

—Eh sen bilirsin kızım haydi selametle git. Bil ki en doğrusunu yapıyorsun, işte Müslüman bir hanımefendisi böyle yapar zaten.

Neriman, annesinin elini öpüp, iki sokak ötedeki kendi evine doğru yola koyuldu.

Mübeccel Hanım, kızının arkasında uzun uzun bakıp dua etti…

Şimdiki kızlar, sıkıntı çekmiyor, sabır göstermiyor böyle evlilik de yürümüyor. Evinde sıkılan, karısına kızan, kocası ile tartışan, baba evine koşuyor. İncir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle boşanıyorlar. Biz seni sokakta bulmadık bırak gel kızım diyen anne baba sonra çok pişman oluyor ama olan çocuklara oluyor. Evlatlarına sabırlı olmayı, yük çekmeyi, saygı ve sevgiyi öğretemeyen aileler sonuçlarına hep birlikte katlanıyor.

Hacc-ı Ekber nedir?

Soru: (Arefe günü cumaya rastlayan farz hacca, hacc-ı ekber denilir) sözü doğru mudur?


Cevap
Farz olan hacca, hacc-ı ekber, umreye ise, hacc-ı asgar denir. Arefe günü cumaya rastlarsa, 70 hac sevabı hâsıl olur. Halk arasında buna hacc-ı ekber deniliyorsa da, bu söz doğru değildir. (S. Ebediyye)

Olmaz Bana

Ben onunla dost olmuşum,
Başkası dost olmaz bana.
Cahile hedef olmuşum,
Selam dahi vermez bana.

Dostlarla dosta geleyim,
İşin sırrını bileyim,
Ölmeden önce öleyim,
Dünya bâki kalmaz bana.

Terk eyledim başka yeri,
Oldum Hakk’ın sadık eri,
Dostu bulduktan beri,
Bura mekân olmaz bana.

Ben âşık-ı biçareyim,
Baştan ayağa yâreyim.
Artık deli divaneyim,
Şu akıl yâr olmaz bana.

Dost bağının bülbülüyüm,
Mor çiçekli sümbülüyüm,
Mevlâ’nın âdi kuluyum,
Kimse değer vermez bana.

Dost bahçesinde yatarım,
Kaygımı tutup atarım,
Lale alır, gül satarım,
Kimse hesap sormaz bana.

Yunus açık seçik dersin
Şu fâniyi terk edersin,
Yanarak Hakk’a gidersin,
Bir şey hicap olmaz bana.

Esma-ül Hüsna

ALLAHÜ Teâlâ‘nın Tirmizi’de bildirilen 99 ismi şunlardır:


1- ALLAH: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. Kendinden başka ilah bulunmayan tek Allah.

Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk‘ın Has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan ALLAH isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Bu isim, ALLAH‘tan başkasına mecazen de verilemez. Diğer isimlerinden bazılarının, ALLAH‘tan başkasına isim olarak verilmesi caizdir.

2- Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.

3- Er-Rahîm:Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.

4- El-Melik:Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.

5- El-Kuddûs:Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.

6- Es-Selâm:Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.

7- El-Mü’min:Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.

8- El-Müheymin:Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.

9- El-Azîz:İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.

10- El-Cebbâr:Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.

11- El-Mütekebbir:Büyüklükte eşi, benzeri yok.

12- El-Hâlık:Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.

13- El-Bâri:Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.

14- El-Musavvir:Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.

15- El-Gaffâr:Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.

16- El-Kahhâr:Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.

17- El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.

18- Er-Razzâk:Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.

19- El-Fettâh:Her türlü sıkıntıları gideren.

20- El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.

21- El-Kâbıd:Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.

22- El-Bâsıt:Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.

23- El-Hâfıd:Kâfir ve facirleri alçaltan.

24- Er-Râfi:Şeref verip yükselten.

25- El-Mu’ız:Dilediğini aziz eden.

26- El-Müzil:Dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir eden.

27- Es-Semi: Her şeyi en iyi işiten, duaları kabul eden.

28- El-Basîr: Gizli açık, her şeyi en iyi gören.

29- El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı bâtıldan ayıran. Hikmet sahibi.

30- El-Adl:Mutlak adil, yerli yerinde yapan.

31- El-Latîf:Her şeye vakıf, lütuf ve ihsan sahibi olan.

32- El-Habîr:Her şeyden haberdar. Her şeyin gizli taraflarından haberi olan.

33- El-Halîm: Cezada, acele etmeyen, yumuşak davranan, hilm sahibi.

34- El-Azîm:Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.

35- El-Gafûr:Affı, mağfireti bol.

36- Eş-Şekûr: Az amele, çok sevap veren.

37- El-Aliyy: Yüceler yücesi, çok yüce.

38- El-Kebîr:Büyüklükte benzeri yok, pek büyük.

39- El-Hafîz:Her şeyi koruyucu olan.

40- El-Mukît: Rızıkları yaratan.

41- El-Hasîb:Kulların hesabını en iyi gören.

42- El-Celîl:Celal ve azamet sahibi olan.

43- El-Kerîm:Keremi, lütuf ve ihsânı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden.

44- Er-Rakîb:Her varlığı, her işi her an gözeten. Bütün işleri murakabesi altında bulunduran.

45- El-Mucîb: Duaları, istekleri kabul eden.

46- El-Vâsi:Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi ihata eden.

47- El-Hakîm:Her işi hikmetli, her şeyi hikmetle yaratan.

48- El-Vedûd:İyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. Sevgiye layık olan.

49- El-Mecîd:Nimeti, ihsanı sonsuz, şerefi çok üstün, her türlü övgüye layık bulunan.

50- El-Bâis:Mahşerde ölüleri dirilten, Peygamber gönderen.

51- Eş-Şehîd:Zamansız, mekansız hiçbir yerde olmayarak her zaman her yerde hazır ve nazır olan.

52- El-Hak:Varlığı hiç değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran.

53- El-Vekîl:Kulların işlerini bitiren. Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran.

54- El-Kaviyy:Kudreti en üstün ve hiç azalmaz.

55- El-Metîn:Kuvvet ve kudret menbaı, pek güçlü.

56- El-Veliyy:Müslümanların dostu, onları sevip yardım eden.

57- El-Hamîd:Her türlü hamd ve senaya layık olan.

58- El-Muhsî: Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen.

59- El-Mübdi: Maddesiz, örneksiz yaratan.

60- El-Muîd:Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan.

61- El-Muhyî:İhya eden, yarattıklarına can veren.

62- El-Mümît:Her canlıya ölümü tattıran.

63- El-Hayy:Ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan.

64- El-Kayyûm:Mahlukları varlıkta durduran, zatı ile kaim olan.

65- El-Vâcid:Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan.

66- El-Mâcid: Kadri ve şânı büyük, keremi, ihsanı bol olan.

67- El-Vâhid:Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan.

68- Es-Samed:Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu merci.

69- El-Kâdir:Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan.

70- El-Muktedir:Dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan kudret sahibi.

71- El-Mukaddim:Dilediğini yükselten, öne geçiren, öne alan.

72- El-Muahhir:Dilediğini alçaltan, sona, geriye bırakan.

73- El-Evvel:Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan.

74- El-Âhir:Ebedi olan, varlığının sonu olmayan.

75- Ez-Zâhir: Yarattıkları ile varlığı açık, aşikâr olan, kesin delillerle bilinen.

76- El-Bâtın:Aklın tasavvurundan gizli olan.

77- El-Vâlî:Bütün kâinatı idare eden, onların işlerini yoluna koyan.

78- El-Müteâlî:Son derece yüce olan.

79- El-Berr:İyilik ve ihsanı bol olan.

80- Et-Tevvâb:Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan.

81- El-Müntekım:Asilerin, zalimlerin cezasını veren.

82- El-Afüvv:Affı çok olan, günahları mağfiret eden.

83- Er-Raûf: Çok merhametli, pek şefkatli.

84- Mâlik-ül Mülk:Mülkün, her varlığın sahibi.

85- Zül-Celâli vel İkrâm: Celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.

86- El-Muksit:Mazlumların hakkını alan, adaletle hükmeden,her işi birbirine uygun yapan.

87- El-Câmi:İki zıttı bir arada bulunduran. Kıyamette her mahlûkatı bir araya toplayan.

88- El-Ganiyy:İhtiyaçsız, muhtaç olmayan, her şey Ona muhtaç olan.

89- El-Mugnî:Müstağni kılan. İhtiyaç gideren, zengin eden.

90- El-Mâni:Dilemediği şeye mani olan, engelleyen.

91- Ed-Dârr:Elem, zarar verenleri yaratan.

92- En-Nâfi:Fayda veren şeyleri yaratan.

93- En-Nûr: Âlemleri nurlandıran, dilediğine nur veren.

94- El-Hâdî:Hidayet veren.

95- El-Bedî:Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).

96- El-Bâkî:Varlığının sonu olmayan, ebedi olan.

97- El-Vâris:Her şeyin asıl sahibi olan.

98- Er-Reşîd:İrşada muhtaç olmayan, doğru yolu gösteren.

99- Es-Sabûr:Ceza vermede, acele etmeyen.

H.z Muhammed (S.A.V) Efendimizin İsimleri

Abdullah: ALLAH’ın kulu.
Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.
Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.
Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.
Ahsen: En güzel.
Alî: Çok yüce.
Âlim: Bilgin, bilen.
Allâme: Çok bilgili.
Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı.
Aziz: Çok yüce, çok şerefli.
Beşîr: Müjdeleyici.
Burhan: Sağlam delil.
Cebbâr: Kahredici, galip.
Cevâd: Cömert.
Ecved: En iyi, en cömert.
Ekrem: En şerefli.
Emin: Doğru ve güvenilir.
Fadlullah: ALLAH’ın ihsanı, fazlı.
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran.
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran.
Gâlip: Hâkim ve üstün.
Gani: Zengin.
Habib: Sevgili, çok sevilen.
Hâdî: Doğru yola götüren.
Hâfiz: Muhafaza edici.
Halîl: Dost.
Halîm: Yumuşak huylu.
Hâlis: Saf, temiz.
Hâmid: Hamd edici, övücü.
Hammâd: Çok hamd eden.
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.
Kamer: Ay.
Kayyim: Görüp gözeten.
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.
Mâcid: Yüce ve şerefli.
Mahmûd: Övülen.
Mansûr: Zafere kavuşmuş.
Masûm: Suçsuz, günahsız.
Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.
Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.
Mekkî: Mekkeli.
Merhûm: Rahmetle bezenmiş.
Mes’ud: Mutlu.
Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.
Muallim: Öğretici.
Muhammed: Yerde ve gökte çok övülen.
Muktefâ: Peşinden gidilen.
Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.
Mustafa: Çok arınmış.
Mutî: Hakka itaat eden.
Mu’tî: Veren, ihsan eden.
Muzaffer: Zafer kazanan, üstün.
Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.
Müctebâ: Seçilmiş.
Mükerrem: Şerefli, yüce, aziz, hürmet ve tâzime erişmiş.
Müktefî: İktifâ eden.
Münîr: Nurlandıran, aydınlatan.
Mürsel: Elçilikle gönderilmiş.
Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş.
Müstakîm: Doğru yolda olan.
Müşâvir: Kendisine danışılan.
Nakî: Çok temiz.
Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini.
Nâsih: Öğüt veren.
Nâtık: Konuşan, nutuk veren.
Nebî: Peygamber.
Neciyyullah: ALLAH’ın sırdaşı.
Necm: Yıldız.
Nesîb: Asîl, temiz soydan gelen.
Nezîr: Uyarıcı, korkutucu.
Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk.
Nûr: Işık, aydınlık.
Râfi: Yükselten.
Ragıb: Rağbet eden, isteyen.
Rahîm: Müminleri çok seven, acıyan.
Râzî: Kabul eden, hoşnut olan.
Resûl: Elçi.
Reşîd: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü.
Saîd: Mutlu.
Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan.
Sadullah: ALLAH’ın mübarek kulu.
Sâdık: Doğru olan, gerçekçi.
Saffet: Arınmış, seçkin.
Sâhib: Mâlik, arkadaş; sohbet edici.
Sâlih: İyi ve güzel huylu.
Selâm: Noksan ve ayıptan emin.
Seyfullah: ALLAH’ın kılıcı.
Seyyid: Efendi.
Şâfi: Şefaat edici.
Şâkir: Şükredici.
Şems: Güneş.
Tâhâ: Kur’an-ı kerimdeki rümuz ismi.
Tâhir: Çok temiz.
Takî: Haramlardan kaçınan.
Tayyib: Helâl, temiz, güzel, hoş.
Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri.
Vâiz: Nasihat eden.
Vâsıl: Kulu Rabbine ulaştıran.
Velî: Veli, sahip, dost.
Yasîn: Gerçek insan, insan-ı kâmil.
Zâhid: Masivadan yüz çeviren.
Zâkir: ALLAH’ı çok anan.
Zeki: Temiz, akıllı.

İnsanlar arasında Adalet nasıl temin edilebilir?

Eşyanın kıymetlerini altın ve gümüşle, adaleti gözeterek ölçecek âdil bir hâkim lâzımdır. Sözü geçer olan bu hâkim de, hükümettir. Âdil bir hükûmet, zulmü, işkenceyi önler. ALLAHÜ Teâlâ‘nın emir ettiği adaleti temin eder. Eşyanın kıymetlerini, adalet ile tespit eder.

Demek ki, insanlar arasında adaleti temin etmek için üç şey lâzımdır: Nâmûs-i rabbânî, hâkim-i insânî ve dinâr-ı mîzânî. Bunlardan en kuvvetlisi, en büyüğü, nâmûs-i rabbânî olan İslâmiyettir. Dinler, ALLAHÜ Teâlâ‘nın adaleti sağlamak için gönderdiği kanunlardır. Hakîmlerin adaleti sağlamaları için, bu ilâhî kanunları gönderdi. Hadîd sûresi yirmibeşinci âyetinde mealen, (Onlara kitap ve terazi gönderdik ki, bunlarla adaleti yerine getirsinler) buyuruldu. Burada, kitap, din demektir. Çünkü din, Kur’ân-ı kerimdeki emir ve yasakların ismidir. Terazi de, altına işarettir. Çünkü altın, ağırlıkla ölçülür. Kur’ân-ı kerimin emir ve yasaklarını beğenmeyen kâfirdir ve münafıktır. Hâkimi, hükûmeti dinlemeyen asidir. [Müslüman, Dâr-ül-harpteki kâfirlerin kanunlarına da karşı gelmez. Suç işlemez.] Altının değerini kabul etmeyen de, hain ve hırsız olur. (İslâm Ahlâkı s. 164)

Canlar Feda Yoluna

Canlar feda yoluna,
Bu can kaygısı değil.
Sen can gereksin bana,
Cihan kaygısı değil.

Canlar içinde cansın,
Bize iki cihansın,
Hem din ile imansın,
İman kaygısı değil.

Yaramı yuyup sildim,
Yaram kimdendir bildim,
Bendeki yâr kaygısı,
Yaram kaygısı değil.

Derman ola mı bana,
Derdim benim kim ona,
Dertli varayım sana,
Derman kaygısı değil.

Ummanlara dalmışım,
İnci mercan bulmuşum,
Cevher olup gelmişim,
Umman kaygısı değil.

Dendi Yunus Emre’ye,
Kervan yok sen nereye?
Ben eriştim menzile,
Kervan kaygısı değil.